11 Kasım 2009 Çarşamba

Kurbağalarda Hayvandır



Mike ın hikayesini ilk okuduğumda aklıma lise 3. sınıfta biyoloji labarotuarın da kurbağalar üzerinde yaptığımız deneyler (katliam-işkence-zulüm) geldi aklıma. Kafası kesilmiş kurbağalar, çarmıha gerilmiş kurbağalar, sıcak suda haşladığımız canlı kurbağa bacakları ve kurbağalara yaptığımız başarısız açık kalp ameliyatları mike ın hikayesini kafamda tekrar canlandırdı. Şimdi düşündüm de III REICH zamanında alman bilim adamlarının yahudi ve çingeneler üzerinde yaptıkları deneylerle ne kadar benzer işlere el atıyormuşuz. Bizim şansımız kurbağaların yahudiler kadar dünya üzerinde etkisi olmamasıdır. Bir tek Kurbağa Kermit in karşı çıkması ile de bu ve bunun gibi canlı hayvan katliamının önüne geçilemez. Son olarak sözüm Peta ve diğer hayvan hakları derneklerine. Ne zaman kurbağa, fare ve bilimum çirkin ve iğrenç hayvanların bilim ve zevk için öldürülmesine karşı çıkacaksınız. Büyük Türk düşünürü cmylmz ın dediği gibi "hayvan hayvan da olsa yaşamalıdır."

10 Kasım 2009 Salı

O GERÇEKTEN KAFASI KESİLMİŞ HALDE ETRAFTA KOŞUŞTURAN BİR TAVUKTU.



Bu öykü Tavuk Mike hakkında. Mike, tabii ki bildiğiniz sıradan tavuklardan değildi. Hem de hiç sıradan değildi. Yazdık ya, Mike kafasız bir tavuktu. Daha da ayrıntılı bilgi vermek gerekirse Mike kafası olmayan bir horozdu. Şunu belirtmeliyim ki, Mike her zaman kafasız bir kuş değildi. Aslında Fruita, Colorado’da kafasıyla birlikte yüzde yüz normal bir hayvan olarak doğmuştu.

10 Eylül 1945 tarihinde Mike’ın beş buçuk aylık kısa yaşamım çekilmez hale getirecek bir şey oldu. O gün Mike ölüm cezası aldı. Sahipleri Llyod ve Clara Olsen, kümesteki hayvanların birazını katletmenin, birazını satmanın, kalanları da kendileri için kesmenin zamanı geldiğine karar verdiler. Bu niyetle kümese geldiler. Dikkat et Mike!

Tahmin edebileceğiniz gibi tavukların kafasını koparma işini Bay Olsen, hayvanları yolup temizlemeyi de Clara yapıyordu. Tak! Bıçak iner ve Mike’ın kafası kopar. Mike’ın kafası şüphe götürmez bir şekilde ölmüştü. Ancak geri kalanı için aynısı söylenemezdi. Şu anda ne düşündüğünüzü biliyorum. Tavukların kafası kesilmiş bir şekilde ortalıkta koşuşturabildikleri bilinen bir gerçektir. İngilizce’de buna dair bir atasözü bile vardır. Ancak kafası kopmuş bir tavuğun birkaç dakikadan fazla yaşamayacağını da herkes bilir. Mike’ın hayat oyununun kurallarını bilmediği besbelliydi. Kafası yerde duruyordu ama o sorunsuz bir şekilde ayakta durup hiçbir şey olmamış gibi dolanabiliyordu. Sonraki gün Mike hala yalpalayarak geziyordu. Lloyd onu besleyip ne kadar hayatta tutabileceğini görmeye karar verdi. Açık olan yemek borusundan bir göz damlalığıyla, öğütülmüş yem ve sudan oluşan bir karışım vererek Mike’ı besledi. Taşlığının verilen yemi öğüte-bilmesi için yemek borusundan minik çakıl parçaları attı. Mike günler geçtikçe kilo alıyordu.

Zavallı kuş hiç zorlanmadan yüksek çitleri bile aşabiliyordu. Ötmesi ise boğazından çıkan guruldama şeklindeydi. Mike olmayan kafasındaki olmayan gagasıyla tüylerini yolmaya bile çalışıyordu. Kafasının işlevlerim saymazsak, görünüşe göre, Mike öteki tavukların yaptığı her şeyi yapabiliyordu. Vücudunun önemli bir kısmının eksik olduğunun farkında bile değildi. Kafasız tavukların her gün karşımıza çıkmadığını kabul edeceğinize eminim. İşportacı geleneklerine göre bu tuhaf durumdan para kazanılabilirdi. Böylece Hope Wade adında bir yatırımcı gelip Lloyd’u gösteri dünyasında iyi bir yer edinebileceğine ikna etti. Mucize Mike -sahne ismi buydu- Amerika’nın tüm batı yakasını baştan aşağı turladı. Kafası, bir konserve kavanozunda Mike’la birlikte seyahat ediyordu (Aslında Mike’ın kafa-sini bir kedi yemişti ve kavanozdaki başka zavallı bir tavuğa aitti.) Kafasının kesilmesinden tam altı hafta sonra Life dergisi Mike’ı haber yaptı ve ünü daha da yayıldı. Kafasız Mike’ı görmek için herkes 25 sent ödeyebilirdi. Popülaritesinin zirvesindeyken ayda 4.500 dolar kazandırıyordu. O zaman için bu para küçük bir servetti. Ortada para varsa, daima taklitçiler de bulunur. Mike’ın geldiği kasabadan başkaları da aynı şeyin olması umuduyla tavuklarının kafasını kesiyordu. Taklitçi horozlardan birinin adı Şanslı idi ve bir soba borusuna girip ölene dek tam on bir gün yaşadı. Şanslı o kadar da şanslı değildi anlayacağınız. Birkaç gün yaşayan başka kafasız tavuklar da oldu. Peki Mike nasıl hayatta kalabiliyordu? Bilim insanları Mike’ı incelediler ve Bay Olsen’in tavuğun kafasını koparırken pek başarılı bir iş çıkarmadığını gördüler. Kafanın çoğu kopmuştu ancak bir kulak yerinde duruyordu. Bıçak şah daman ıs-kalamıştı ve bir pıhtı Mike’ın kan kaybından ölmesini önlemişti. Anlaşılan, tavuğun reflekslerinin birçoğu, büyük ölçüde sağlam kalmış olan beyin sapından kaynaklanıyordu. Mike aynı zamanda birçok hayvan sever dernek tarafından da incelendi ve acı çekmediği açıklandı. Mike’ın en çok karşılaştığı sorun, kendi sümüğü yüzünden nefes alamayışıydı. Olsenler sümüğü çekmek için şırınga kullanıyorlardı. Fakat bir gün kader darbesini indirdi. Fruita’daki evine dönmekte olan Mike, geceyi Olsenlerle birlikte Phoenix’teki bir otel odasında geçiriyordu. Gecenin bir vaktinde Mike’ın öksürüklerini duyan Olsenler, şırıngayı önceki gün gösteri yaptıkları alanda unuttuklarını fark ettiler. Mucize Mike artık yoktu. Mike’ın bu dünyadan gecikmeli ayrılışının tam tarihi hiçbir zaman kayıtlara geçmedi. Yıllar sonra, Lloyd’un verdiği bilgilere dayanarak, Mucize Mike’ın 1947 Mart’ında öldüğü kabul edildi. On sekiz ay boyunca kafasız yaşamak bir dünya rekoru sayılabilirdi. Ancak Lloyd kazayla hayvanın ölümüne sebep olduğunu kabul etmek istemedi ve Mike’ı sattığını iddia etti. Bu küçük zararsız yalan yüzünden, Mike ile ilgili birçok öyküde, onun 1949 sonlarına kadar ülkeyi turlamaya devam ettiğinden bahsedilir.

Ama durun, öykümüz henüz bitmedi! Mike adına bir tatil günü bile var! 17 Mayıs 1999′da, Mike’ın memleketi Fruita’da, kentin en ünlü şahsiyeti onuruna ilk ‘Kafasız Tavuk Mike Günü’ düzenlendi. Etkinlikler arasında kafasız bir tavuk gibi koşma yarışı, yumurta fırlatma, tavuğun kafasını takma oyunu, gıdaklama ve klasik tavuk dansı bulunuyordu. Bir şeyler yemek isteyenler içinse tahmin ettiğiniz gibi tavuk, tavuk salatası ve benzerleri mevcuttu. Ayrıca Tavuk Tombalası adlı oyunu da unutmayalım. Bu oyunda, tavukların üzerine pisledikleri kutulardaki numaralar seçiliyordu. İlginizi çektiyse, Kafasız Tavuk Mike Günü her yıl kutlanıyor. Kulağa çok tuhaf gelse de, aslında iyi vakit geçirmeniz mümkün. Bunların hepsi, Mucize Mike adlı şanslı bir hayvanın hayatını kutlamak amacıyla gerçekleştiriliyor.


Soner Gönül'ün kişisel sitesinden iktibas edilmiştir...

21 Ekim 2009 Çarşamba

andy abimiz

evvvveeet.bende bir iki şey karalayım dedim di.ne olsun.ilk konumuz müzük.andy mckee.gitarist.biraz değişik çalımı var.http://www.dailymotion.com/video/x8n7w6_andy-mckee-guitar-drifting_music

the cranberries


The cranberries malumunuz dağılmış bir durumda ve grup üyelerinden Dolores O'Riordan solo kariyerinede başarılı olarak devam ediyor. İlk solo albümü are you listening de baya güzel bir albümdü. Hatta kimse Dolores in gruptan ayrı başarılı olacağını düşünmüyordu. Yalnız are you listening albümü ve içindeki şarkılar baya tuttu. Dolores in ikinci solo albümü No baggage de bu yaz listelerde yerini aldı ve çıkış parçası journey baya güzel bir çalışmaydı. Dolores in solo kariyerinin bu şekilde yolunda gitmesine sevinmem lazım diye düşünürdüm ama sevinemezdim. Dolores böle tek tabanca mutlu mesut takılınca the cranberries tekrar bi araya gelemez diye düşünüyordum. Bit tesadüf eseri Dolores in offical sitesinde bir haber dikkatimi çekti. Grubun tekrar bir turnede bir araya gelip konserler vereceğini okuyunca ilk başta heyecanlandım. Hmen turne kapsamındaki şehirlere göz attım yalnız turkey veyahut İstanbul yazılarını görmeyince tekrar karalar bağlayıp linger ı dinleyip biraz efkar attım. Evet İstanbul'daki konseri kaçırmıştık. İstanbul konserindeki organizasyonun yetersizliğinden çok şikayet eden olmuştu. Yalnız İstanbul'a bir gelsinler onları bir kez olsun canlı dinleyip dolores in çığlıkları ve anlamsız figürlerden oluşan dansını izlemek biz fani Türk vatandaşlarına nasip olsun bu günlük başka dileğim olmayacak. Bu yazının üstüne Beneath The Skin Live İn Paris dvd si iyi gider sanırım.

20 Ekim 2009 Salı

ÇUKUROVA DA KONSER 2.

23-24 ekim 2009 tarihinde yapılacak olan konserin prgramına ilave olarak konserdeki sanatçılar ve eserler hakkındaki bilgileride verelim bakalım.

Mark KADİN (Şef)
  Klasik ve çağdaş repertuarlarıyla eşit bir rahatlık duyan Mark Kadin, kendisini çabuk bir şekilde Rusya'nın en heyecanlı genç şefleri arasına koydu. Rusya’da, Krasnoyarsk Senfoni Orkestrası Müzik Direktörü ve Daimi Şefi olarak altıncı sezonunda olan Kadin halen dünya çapında 30 ülkede konserler yönetmeye devam etmektedir. 
  Moskova'daki Rus Müzik Akademisi'nden üstün başarı ile mezun olduktan sonra (1987-1993), çağdaş müziği araştırarak kariyerinde ilerlemeye devam etti. Hollanda ve Belçika'da turneye çıktığı Moskova Modern Müzik Topluluğu ve Yeni Müzik Stüdyosu ile çalıştı. Rus yönetmen ve piyanist Mikhail PLETNEV'in 1997'de Kadin'e Ulusal Rus Orkestrası'nda çalışmasını önermesi, Kadin'in kariyerinde yenilik nedeni oldu. 1999'dan 2003'e kadar Kadin, 120 Rus konserinde yönetmenlik yaptığı ve Almanya, İsviçre ve Hollanda'ya turnelere götürdüğü efsanevi "Moskova Virtüozlar" Orkestrası'nın konuk şefiydi. 2003 yılında ilk Bolshoi Tiyatro çıkışını, Vladimir NİKOLAYEV'in The Gold of Narts balesinin prömiyerini yöneterek yaptı.
Mark Kadin misafir şef olarak Londra Oda Orkestrası ile Uluslararası East Anglian Yaz Mzik Festivali’ne ve daha önce de Ulusal Rus Orkestrası ile (Russian National Orchestra) Fransa’daki Uluslararası Colmar Festivaline konuk edilmiştir. Bunlardan başka misafir şef olarak yönettiğin orkestralar arasında Rus Filarmoıni Orkestrası, Moskova Radyo Senfoni Orkestrası ve İngiltere, İsveç, Avustralya, Güney Kore, Çin, Brezilya, Türkiye ve birçok ülke vardır.
2004 yılından bu yana Krosnoyarsk Senfoni Orkestrası ile her sezon ortlama 40 konser gerçekleştirmektedir. Programlarında yenilikçi yaklaşımı ile bilinen Mark Kadin, Krasnoyarsk’da daha önce seslendirilmemiş birçok eserin ilk seslendirilişini gerçekleştirmiştir. Aynı zamanda birçok koro ile çalışmaktadır ve Rusya’da son 30 yıldır hiç çalınmayan Kabalevsky’nin Requiem’ini yaklışık 600 koristin katılımıyla gerçekleştirmiştir.

Hüseyin SERMET (Piyano)
1955 yılında İstanbul’da doğan Hüseyin Sermet müzik çalışmalarına yedi yaşında başlamıştır. 1965 yılında Ankara Devlet Konservatuarı’na giren sanatçı ünlü Türk müzikçileri ve bestecileri Ferhunde Erkin, Ulvi Cemal Erkin ve Ahmed Adnan Saygun ile çalışmıştır. Türk hükümetinin verdiği parasal destekle 1968 yılında Fransa’ya, “Conservatoire Superieur de Musique de Paris”e gönderilmiş ve orada Olivier Messiaen ile kompozisyon ve “Ecole Normale Superieure de Musigue” de Thierry ve Brunhoff’un derslerini izlemiştir. Aynı zamanda Paris’de Nadia Boulanger ile de çalışmıştır.

Sanatçı 1974 yılında Münih Uluslararası Oda Müziği Yarışması’nı kazanmış ve Lili Boulanger ödülünü almıştır. 1975 yılında Maurice Ravel Uluslararası Yarışması’nda üçüncülüğü elde etmiş ve bu bağlamda SACEM’in özel ödülünü almıştır. Aynı yıl kendisine Paloma O’Shea Uluslararası Yarışması’nda Lili Boulanger ödülü verilmiştir. 1981 yılında İspanya’da Jaen ve Milano’da Ettore Pozzoli Uluslararası Yarışmaları’nda birincilik ödüllerini kazanmış ve 1983 yılında Brüksel Reine Yarışması’nda finalist olmuştur. İtalya’da Francesco Paolo Neglia yarışmasını ve 1985 yılında Zürih’de Geza Anda Yarışması ödülünü elde etmiştir. 1988 yılında İstanbul Boğaziçi Üniversitesi tarafından Onursal Doktor ilan edilmişi ve 1991 yılında Devlet Sanatçısı olmuştur.
Hüseyin Sermet Türkiye konserleri haricinde halen, Milano, Venedik, Bolonya, Lizbon, Barselona, Valensiya, Zürih, Londra, Brüksel, Amsterdam, Paris (Champs-Elysee Tiyatrosu, Gaveau, Pleyel ve diğerleri) gibi hemen hemen bütün büyük Avrupa kentlerinde ve Meksika, ABD ve Japonya’da konserler vermektedir.


M.Ravel - Biyografi


Ravel, Fransa’nın Bask bölgesinde, İspanya sınırında bir küçük köy olan Ciboure’da dünyaya geldi, Paris’te büyüdü. Annesi Bask, babası ise İsviçreli bir sanayiciydi. Müzik yeteneğini ve detaylara düşkünlüğünü babasından aldı. Detaycılığı nedeniyle besteci Stravinsky onu müziğin İsviçre saati yapımcısı diye nitelemiştir. Bestelerinde, bir saatin parçaları gibi küçük müzik blokları yaratıp, onları birleştirerek daha karmaşık yapılar oluşturmaktaydı.
7 yaşında piyano dersleri almaya ve 5-6 yıl sonra beste yapmaya başladı. Paris Konservatuvarı’nda piyano eğitimi aldı. Konservatuvar yıllarında kendilerini Apaches diye adlandıran ve düzenledikleri içkili eğlencelerle tanınan genç sanatçılar grubuna katıldı. Konservatuvarda 14 yıl boyunca dönemin en ünlü müzik eğitimcilerinden Gabriel Fauré ile çalıştı. Okulun verdiği prestijli Roma Ödülü’nü almayı defalarca denedi ama başaramadı. Ödülün favorisi olarak gösterildiği yıl ilk aşamada elenmesi bir skandala dönüştü ve okulu bıraktı. Olay, konservatuvar müdürünün de istifasına yol açmıştı.
Ravel ve Claude Debussy karşılıklı olarak birbirlerinden etkilenmişlerdir. Bu nedenle müzik tarihinde adları genellikle birlikte anılır. İkisi de empresyonist ressam Claude Monet’nin resimlerinden ilham almaktaydı. Ravel, Amerikan Cazı, Asya müziği, Avrupa halk şarkıları gibi dünya müziklerinden de etkileniyordu. Şehrazat (1898) adlı eseri Doğu müziklerine ilgisini gösterir ancak en çok İspanyol müziğine yönelmiştir. İspanyol müziği tadındaki eserlerinden en tanınmışları İspanyol Rapsodisi(1908) ve Bolero (1928)’dur.
1910-1920 yıllarında Paris’te bulunan Rus besteci Stravinski ve Rus Balesi Topluluğu bestelerini etkiledi. Daha geleneksel bir tarza yöneldi ve neo-klasik eserler verdi. I. Dünya Savaşı'nda yaşı ve sağlık sorunları nedeniyle orduya alınmadı, ancak ambulans şoförlüğü yaptı. Savaştan sonra orkestra şefi olarak seyahat etti. Özellikle ABD’de ilgi gördü, burada tanıştığı Amerikan caz müziğinin etkileri daha sonraki eserlerinde hissedilir.
Ravel 1921’de Fransız hükümetinin Légion d'Honneur ödülünü reddetti, 1931’de Oxford Üniversitesi’nin verdiği onursal doktorayı ise kabul etti. Az sayıda öğrenci yetiştirdi. Belli başlı öğrencileri Ralph Vaughan Williams ve Maurice Delage idi. 1927’de bazı nörolojik problemler yaşamaya başladı. Birkaç yıl sonra kas problemleri ve afazi (söz yitimi) problemi ile karşılaştı. Zamanla bunama belirtileri oluştu ve 1932’de geçirdiği trafik kazası ile durumu ağırlaştı. Bu rahatsızlıklar nedeniyle eser veremez oldu. 1937’de geçirdiği başarısız beyin ameliyatı sonucu hayatını kaybetti.


Ölmüş Soylu bir Prenses için Pavan
  İlk yorumu 1904, Paris. Eser 1899’da piyano için bestelenmiş, gördüğü büyük ilgiden dolayı yine besteci tarafından orkestra için düzenlenmiştir. Pavan, ana yurdu İtalya olmasına rağmen isim olarak kökeni hala tartışılan, 16.yy’da Avrupa’da yaygınlaşmış bir dans türüdür. Müzik yazarı Raymond Schwab’a göre, Ravel bu eserini eski bir öyküden aldığı esin ile bestelemişti. Bir İspanyol prensesi onuncu yaş günü kutlama töreninde pavan dansına başlamış, bir türlü doyamadan durmaksızın dans etmiş, sonra başka bir müzik dinlemeden son nefesini vermiş. Pavan çok ağır tempolu bir danstır. Ancak besteci çok ağır çalınmasına daima karşı çıkmış, bir gün esere çalışmakta olan bir öğrencisine şöyle söylemiştir: “Tempoyu çabuklaştır. Ben bu pavanı ölmüş bir prenses için besteledim, bu prenses için ölmüş bir pavan demek değildir.”

M.Ravel – Piyano Konçertosu Sol Majör


  İlk yorumu 1932, Paris. Besteci 1930 yıllarında az görülen bir deneme yapmış, iki ayrı üslupta iki ayrı piyano konçertosunu aynı süre içinde bitirmiştir. Bunlardan Sol Majör olanı daha önce bitmiş, Sol el için Konçertokısa süre sonra tamamlanmıştır. Bestecinin Mozart ve Saint-Saens benzeri diye tanımladığı konçerto klasik veyadaha doğrusu Neo-klasik bir yapıttır.Ünlü bayan piyanist Marguerite Long’a adanmıştır.
  Birinci bölüm “Allegremente” kaynağı folklora dayanan bir piccolo flüt teması ile başlar, araya caz elenemtleri katılışıyla devam eder. İkinci bölüm “Adagio”, melodisi İspanya kokan uzun bir piyano monoloğuyla işlenmiştir. Son bölüm “Presto” tam anlamında bir Rondo’dur. Canlı, iyimser ve coşkulu bir bölümdür.
Johan Julius Christian "Jean" Sibelius (8 Aralık 1865-20 Eylül 1957) 
19. yüzyılların sonuyla 20. yüzyılın başlarının klasik müzik tarihinde adı geçmiş değerli Finlandiyalı bestecidir. Müziği Finlandiya'nın ulusal kimliğinde büyük rol almıştır.
Sibelius Hämeenlinna'da, Finlandiya'nın Rus Büyük Dükalığında İsveçli bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Christian Sibelius şehrin doktoruydu, annesinin adıysa Maria idi. Ailesi arasında Janne olarak bilinmesine karşın, öğrencilik yıllarında denizcilikle uğraşan amcasının getirdiği yığınla kartla adının Fransızcada söylendiği şekliyle Jean'ı kullanmaya başladı. Jean daha 2 yaşındayken babası tifodan hayatını kaybetti. Bu üzüntü daha sonra ekonomik sıkıntılarıyla devam etti. Babası hayattayken hiçbir zaman elindeki parayı iyi bir şekilde kullanamamış, bu ailenin geriye kalan üyelerinin Maria'nın annesine ait bir eve taşınmasına neden olmuştu. Bu evde Jean'ın babasının ölümünden sonra bir bebek dünyaya gelmişti.
Jean, Hämeenlinna'da okula gitti ve okulun orkestrasında erken yaşta çalmaya başladı. Ablası ve kendisinden küçük erkek kardeşi müzik bakımından yetenekliydi. Annelerinin de babalarının da aileleri müzikle iç içeydiler. Jean'ın babası Christian gitar çalardı. Romantik, otantik "harika bir şekilde saf" ve iyi kalpli bir adam olarak bilinirdi. Daha sonra Sibelius: "...benim içimde saf olan her şey, iç mantıkta eksik olsa bile benim ruhuma çok şey ifade ediyor." demiştir.
Sibelius ailesinin Hämeenlinna'daki evi şu an bir müzedir. Ev 1834'te yapılmış olup Jean'ın babasının ölümüne kadar kiralıktı. Ev bir pianoya sahip ki bu da Jean'ın babasının ölümüne kadar kiralıktı. Evinde için ayrıca beş tane kuş kafesi ve odalar saksı bitkileri ile doluydu. İnsanın içini ısıtan bu müze dünyanın en ünlü bestecilerinden birini tanımak için iyi bir fırsattır.


J.Sibelius Senfoni no.1 Op.39 mi minör
  Sibelius birinci senfonisini 33 yaşında, 1898 yılında yazmıştır. Eser ilk olarak 26 Nisan 1899 yılında bestecinin yönetiminde Helsinki Filarmoni orkestrası tarafından seslendirilmiştir. Bu seslendirilişten sonra besteci eser üzerinde değişiklikler yapmıştır. Sibelius senfoni üzerindeki değişiklikleri 1900 yılında tamamlamış ve eser tekrar aynı orkestra tarafından Berlinde, bu sefer yine Finlandiye’lı besteci Robert Kajanus tarafından yönetilmiştir. Bir besteci olarak henüz kendi müzikal tarzını bulamadığı bir dönemin eseridir. Senfoninin yapısında Slav etkileri görülür.
  1. bölüm (Andante ma non troppo) uzun bir timpani tremolosu üzerine klarinet solosu ile başlar. Bu tema son bölümün girişinde tekrar duyulacaktır. Ardından (Allegro energico) yaylılardan ana tema duyulur. Tamamen romantik geleneklerle işlenmiştir özellikle Tschaikowski etkileri görülür fakat nefeslilerin yazım tarzı ve ritmik özellikler olarak kendi tarzına ve ileride yazacağı eserlerde kullanacağı yazım tarzının habercisi gibidir.
  2. Bölüm (Andante ma non troppo lento) bazı eleştirmenlerce bir halk teması üzerine işlendiği ileri sürülse de Sibelius’un kendi orijinal eseridir. Tschaikowski’nin 4. Senfoni’sinin yavaş bölümü ile çok yakın benzerlikler göstermesine rağmen yine Tschaikowski’nin 6. Senfoni’sini anımsatır. Fakat yinede Sibelius’un kendi duygusal ve ruhsal durumunu yansıttığını hissettiren müzikal bir yazı kullanılmıştır.
  3. Bölüm (Scherzo. Allegro) Her yönden dışa dönük ve güçlü bir tema ile başlar. Kemanların ve viyolaların çaldığı ritmik hareketler aslında timpaninin çalmakta olduğu ana temayı üretir. Tahta nefeslilerin atışmalarından sona viyolonseller ve kontrabasların cevabı ve buna karşı ana tema tekrar timpani, klarinet ve trompetlerden duyulur. Önce tahta nefesliler sonra yaylıların çekişme içinde çaldıkları geçiş ve Trombonların ana tema ile iki gruba karşı verdiği mücadeleden sonra kornolar ile birlikte Trio ezgileri duyulmaya başlar. Trio, samimi ve oldukça nostaljik bir hassasiyet içinde kendini gösterirken sona doğru bu iki karşıt tema birleşerek güçlü ve canlı olarak biter.
  4. bölüm (Finale. “Quasi una Fantasia”) Senfoninin girişindeki klarinetin söylediği acıklı şarkı bu sefer kemanların acı içerisinde yakarışı ile ateşli bir final bölümünü başlatır. Ardından (Andante) ağır bir geçişten sonra temayı oluşturan elementler yükselir ve hızlı bir kısıma ulaşır. (Allegro molto) Baştaki tema hariç daha önceki bölümlerde çalınan hiç bir tema bir daha kesin çizgilerle duyulmaz fakat imalı biçimde vurgulanır. Dört bölümde de kendisini belli eden arp bu bölümde özellikle ortaya çıkar ve senfoninin finali, girişte belirtilen “una quasi fantasia” (bir fantezi gibi) başlığında da olduğu ara kısımlarda yaylıların rüyalı melodileriyle ve sona doğru bütün orkestranın katıldığı tam aksine güçlü ve karanlık ve minör bir tonda sona erer. (Müzik eserlerinde majör tonlar daha mutlu ve huzurlu bir his yaratırken, minör tonlar acıklı ve hüzünlü bir atmosfer yaratır.)



ÇUKUROVA DA KONSER

Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası yeni dönem 2. konseri 23-24 ekim tarihlerinde gerçekeleşecektir ve program detayı ise aşağıdaki gibidir.

Tarih / Saat: 23 – 24 Ekim 2009 Cuma 20.00 / Cumartesi 11.00
Yer: Büyükşehir Belediyesi Konser Salonu 
Şef: Mark KADİN
Solist: Hüseyin SERMET (Piyano) 
PROGRAM: 
M.Ravel
(1875-1937) 
Ölmüş Soylu bir Prenses için Pavan
Pavane for a Dead Princess

M.Ravel
(1875-1937) 

Piyano Konçertosu Sol Majör
Piano Concerto in G Major
* Allegremente
* Adagio
* Presto
-------- ARA -------
J.Sibelius
(1865-1957)
Senfoni no.1 Op.39 mi minör
Symphony nr.1 Op.39 in e minor
* Andante ma non troppo - Allegro energico
* Andante (ma non troppo lento)
* Scherzo. Allegro
* Finale. Andante - Allegro molto



yeni bir blog yeni bir başlangıç.

Merhabalar tüm internet camiası. Bu blogu kurma fikri 2,5 yıl önce daha öğrenciyken aklımda idi. Hatta blogu kurdum yalnız blogla ilgilenmek pek aklıma gelmedi ve bi köşede unutuldu gitti blog. Şimdi burda yeni bir isim ve  dinamik bir kadro ile blog hayatına girdik. Daha önce bu blogda yazılacak konuları düşündüm ve salt bir konuya bağlı kalmaktansa aklıma gelen ilgimi çeken her konuyu paylaşmanın daha iyi olacağını düşündüm. Ben ve yazar arkadaşlar burada serbestçe takılacağız. Yalnız burdan ALF canlısına bir sözüm var daha başlar başlamaz bu ne rekabetçi yaklaşımdır. 

toprak kardeşliği

Seviyorum buraları;
İnsanı sıcak, sıcak kanı
İzmir'i Erzurum'u Batman'ı
Seviyorum
Akşamları balkondaki rüzgarda çay içmeyi,
İç geçirmeyi, of çekmeyi
Minibüsçüye muavinlik yapmayı,
Toprağına elimi sürmeyi,
Ciğerime çekmeyi nemli kokusunu
Kış günü titremeyi, temmuzda terlemeyi
Ağır ağır yürümeyi taş kaldırımlarında
Özgürlük kokusunu turnanın kanadında
Seviyorum dervişini meczubunu
Pir Sultan'ını Mevlana'sını
Seviyorum beraber yaşamayı,
Yaşamasını bilenle
Asırlardır olduğum gibi
Kardeş gibi yaşamayı

HILAL C. vs CMYLMZ

Efenim merhabalar, az önce haber sitelerinde ciddi ciddi verilen bir demeci sizlerle paylaşmak istedim. Paylaşma amacım ise tamamen şaşkınlık. Şaşkınlık sebebim ise aşikar. Hatun milletini fazla tanımayan bir genç kardeşiniz olarak bir insanın magazin uğruna bu kadar küçülebileceğini hiç düşünmemiştim. Sözlerini aşağıda verdiğim hatunun deşifre olmaması için affınıza sığınarak soy ismini baş harfiyle veriyorum. Bu kaşar ablamızı bırak eve sokmayı şahsen sokağımdan bile geçirmeyi düşünmüyorum. Hatta aynı şehirde bile nefes almak zoruma gideceğinden bundan sonraki zorunlu istanbul seyahatlerimi sanırım kısa kesmek zorunda kalacağım. İşte şok sözler...

ŞARKICI Hilal C. katıldığı bir televizyon programında şovmen CemYılmaz ile ilgili ilginç açıklamalar yaptı. Yılmaz’a âşık olduğunu söyleyen Hilal C., “Bir gece onunla yatıp, sabah birlikte uyanmayı çok istiyorum. Cem’e hayranlığım aşkın da üzerinde. Beni tanısa evine başka kadın sokmaz” şeklinde konuştu.

Manken ve oyuncu sevgilisi Cansu Dere’nin, CemYılmaz’a yakışmadığını öne süren Hilal C., şöyle konuştu: “Cansu bana hiç samimi gelmiyor. Cem’e âşık değil, sadece yanında gezmekten hoşlanıyor. Ayrıca Cem’den uzun olduğu için ünlem ile noktası gibi duruyorlar. CemYılmaz’ın yanına kadın gibi kadın yakışır.” Şarkıcı, uzun zamandır rüyalarına giren Yılmaz’ın Levent’teki evine kadar gidip, kapıyı çalmaya cesaret edemediğinden geri döndüğünü de sözlerine ekledi.

Şimdi binlerce alçakgerilim okuyucusu olarak Şarkıcı Hilal C. Cem Yılmaz'a versin mi vermesin mi diye anket başlatmayı öneriyorum.
Bir ülkenin bu kadar etnik çatışma ve kutuplaşma içinde hala şarkıcıların şeyinin derdine düşmesinin ise kusurumu maruz görün, bu ülkenin muz cumhuriyeti olmasından ileri geldiğini düşünüyorum. Beni canım ülkemden giderek soğutuyorlar. Televizyon izlememe kararım ve medyayı ev içerisinde kişisel protestomdan sonra şimdi CHIVI.com un efsanesi rahmetli Ahmet Abi gibi "KIRIRIM BU BİLGİSAYARI" dedirtecekler bana.
Saygı ile kalın. Görüşmek üzere...

19 Ekim 2009 Pazartesi

HOŞBULDUM

Efenim merhabalar, Blog hayatımın ve yazarlık kariyerimin ilk gününün gecesinden herkese selamlar. Şimdi diyeceksiniz bu blog a neyin nesi, veya sen kimin fesisin, ALF misin ne zerzevatsın. Efenim bendeniz ALF. 84 model, Eski kasa ((Ha ha ha ha....)) Unutmdan söyliyim, yazılarımda bu hahaha kalıbını görünce sit-com dizilerdeki arkadan böğüren evrimleşmemiş insan atalarını aklınıza getireceksiniz.

Haldurn Doorman : Ama cocuklar nolucak, sen dadı değil misin,
Goulbahn Eirgahn: Amaaann babaları baksın
((Ha ha ha ha....))

Gibi,

Neyse gelelim zurnanın tükürük çıkaran son değiline, Efenim bu bloğun yaşam süresi boyunca belirli olmayan konular üzerine fikir beyan edeceğim. Sevgili ZGR insanı mı daha kıral blog yazarı yoksa ben mi karar vereceksiniz artık. Görüşmek üzere.